Genel Kurmayı Anlamak

Son bir kaç yıldır tarihi boyunca hiç olmadığı kadar eleştirilen TSK’nın bundan sonra nasıl bir politika izleyebileceği ülkenin geleceğini yakından ilgilendiren can alıcı bir sorudur. Birinci ve en yüksek ihtimal bir başka yerde “kontrollü değişim” dediğim çizginin devam ettirilmesidir. Bu eğilim, Cumhuriyeti koruma ve kollama misyonunun darbe, muhtıra ya da ‘sivil’ toplumun manipülasyonu gibi eski ve bilindik usullerle yerine getirilmesinin, değişen koşullarda güç olacağı teşhisinden yola çıkar. TSK’nın siyasi konumunun şu andaki haliyle sürdürülmesinde ısrar edilmesi halinde, kurumun yıpranacağını ve belki de çok daha radikal değişikliklere maruz kalabileceğini hesaplar.

Esas itibarıyla savunmacı olan bu eğilim, ordunun yıpranan imajını yeniden düzeltmeye çalışmaktadır. Askeri vesayeti tamamen ortadan kaldırabilecek bir dönüşüm yerine, kendi dışındaki değişim sürecini olabildiğince kontrol etmeye çalışmakta ve bu süreçten ordunun en az hasarla kurtulmasını amaçlamaktadır.
Klasik vesayetçi çizgiden temel farkı, koruma ve kollama temel misyonun sorgulanması değil, bu misyonun nasıl gerçekleştirileceği noktasındadır. Eskinin olduğu gibi sürdürülemeyeceği anlaşılmıştır, ancak yeni durum da tam anlamıyla kabul edilebilir olarak görülmemektedir.

Ne demokratik rejimin gereklilikleri tam olarak içselleştirilebilmiş ne de vesayetçi anlayışla tam bir kopuş gerçekleştirilebilmiştir. Olup biteni anlama, nasıl cevap verileceğini kararlaştırma konusunda zihinlerin netleşmiş olduğu da söylenemez. Bu nedenle denge arayışı içinde zaman zaman klasik vesayetçi eğilimi de tatmin edeceği umulan tutum ve davranışlar sergilenebilmektedir.

‘Gönüllü değişiyoruz’

Verilmek istenen mesaj “değişiyoruz, kendimizi sorguluyoruz, kurum olarak eleştirilen davranışlarımız olduğunu zımni bir biçimde de olsa kabul ediyoruz, ancak köklü bir dönüşüme ihtiyacımız yoktur” şeklinde özetlenebilir.
“Geçmişimizi ve kurumsal devamlılığı önemsiyoruz” vurgusu ile “değişim sürecine siviller tarafından zorlanıldığı için değil gönüllü olarak girildiği çünkü TSK’nın zaten milletin arzularına ve değişen koşullara göre kendini uyarlayabildiği” mesajı da verilmek istenmektedir.

Kurumlar yanlış yapmaz, yanlış yapan bireylerdir düşüncesi hâkim olduğu gibi, yakın geçmişe ilişkin açık bir özeleştirinin TSK’yı yıpratmak isteyenlerin işine yarayacağından endişe edilmektedir.

Böylece, bir yandan askerlerin yargılanması ve kozmik odaların aranmasına ses çıkarılmaz, TSK’nın özerkliğini azaltmaya matuf adımlara sert tepki gösterilmez ve hukuk dışına çıkan unsurların barındırılmayacağı tekrarlanırken, diğer yandan da ordunun devlet ve rejim bekçiliği misyonundan taviz vermeyeceği dile getirilmekte, sivillere nerede duracakları hatırlatılmakta, böylece geçmişte olup bitenle hesaplaşma kararlılığının da çok yüksek olmadığı gösterilmeye çalışılmaktadır.
İkinci ihtimal, TSK’nın kontrollü değişimi ikinci plana iterek sarsılan vesayet rejimini sağlamlaştırmayı amaçlayan yeni bir sertlik politikasına yönelmesidir.

Yargı sürecini çeşitli şekillerde etkilemeye çalışmak, tehdit kokan açıklamalar ve hatta muhtıralarla kamuoyunu susturmayı denemek gibi yollara başvurulabilir. Bu politikanın muhtemel gerekçesi TSK’nın pasif kalarak asimetrik psikolojik harekata gereken düzeyde yanıt veremediği olabilecektir. Orgeneral İlker Başbuğ’un “sabrımızın da bir sınırı vardır” diyerek ifade etmeye çalıştığı gibi askerlerin yargılanmaları, darbe planları iddiaları, birbiri ardına gelen eleştiri dalgaları, ordu içinde ciddi bir rahatsızlık yaratmıştır. Ocak ruhu içinde yetiştirilerek “milletin gözbebeği” (ve dolayısıyla ayrıcalıklı bir zümre olduklarına) inandırılmış subaylar için, sivillerden gelen her eleştiri makul bulunsa bile burukluk yaratmakta ve savunma refleksi ile karşılanmaktadır. Hatta askerlerin atılacak adımların doğruluğuna inansalar bile, sırf sivillere boyun eğmiş görüntüsü vermemek adına ayak sürümeleri bile söz konusu olabilir.

İmaj erezyonuna karşı tedbir

Bu politikanın, 27 Nisan ve sonrasında olduğu gibi, kamuoyundaki imaj erozyonunu hızlandırabileceği düşünülerek bu yola gidil(e)meyeceği iddia edilebilir. Fakat, TSK bünyesinde her zaman rasyonel hesaplar yapabilen bir ortak aklın hakim olabileceğini düşünmek, son yılların tecrübeleri ışığında, giderek zorlaşmaktadır. Kaldı ki, AK Parti hükümetinin tepki gösteremeyecek bir hale düş(ürül)mesi ya da tepki göstermeyi siyaseten zararlı bulması gibi bir olasılık da konusudur. Keza, 2011 seçimlerinden sonra kurulabilecek içinde CHP ya da MHP’nin de bulunduğu bir koalisyon hükümetinin AK Parti’nin ağır aksak da olsa yapmaya çalıştığı gibi sivil otoritenin üstünlüğünü savunma iradesi göstermeye devam edeceği şüphelidir. Siyasi irade zayıfladığında ise gerek yargı gerekse medyanın eleştirel unsurlarının askeri vesayetin geriletilmesi konusunda aynı kararlılığı gösterebilmeleri kolay olmayacaktır.

Unutmayalım ki, ordunun siyasi konumu ve özerkliği bürokrasinin bazı unsurları ile, hiç de ihmal edilemeyecek bazı toplumsal kesimler tarafından sorgulanmak bir yana meşru ve gerekli olarak algılanmaktadır. Türk siyaseti, ordu ile milleti/sivilleri temsil eden siyasi partiler arasında bir güç mücadelesi olarak görülemez. Birbiriyle ilişkiye kapalı homojen siyasi bloklardan bahsetmek, siyasal çatışma eksenlerini tek boyuta indirgemek, meseleyi basitleştirmek olur.

Kapalı ittifaklara dikkat Ordu, sadece askerlerden oluşmayan bir siyasi blokun en önde gelen öncü gücünü temsil etmekte ve değişen konjonktüre uygun olarak diğer ‘sivil’ siyasi güçlerle açık ya da kapalı ittifaklar kurmaktadır. TSK, farklı toplum kesimlerini, bu kesimlerin birbirlerine yönelik kaygı ve kuşkuları üzerinden, kendi siyasi projelerine eklemleme konusunda mahir
davranarak, siyasi rolünü ve kurumsal özerkliğini meşrulaştırabilme yolunda büyük başarı göstermiştir. 12 Mart ve 12 Eylül gibi sola yönelik askeri darbeler, 27 Mayıs darbesi tarafından ezilmiş, milliyetçi muhafazakâr kesimlerin önemli bir kesimi tarafından desteklenmiştir.

Öte yandan, laiklik gerekçeli 28 Şubat süreci ve AK Parti hükümetine yönelik itibarsızlaştırma operasyonları 12 Mart ve 12 Eylül döneminde sol/muhalif hareketin ana damarlarından birini oluşturması hasebiyle büyük baskı gören Alevi kesimlerce suskunluk ya da zımni bir onay ile karşılanmıştır. Kürt milliyetçiliği gerekçe gösterilerek askeri vesayeti güçlendirecek tutum ve davranışların, milliyetçi çevreler tarafından kınanacağını söyleyebilmek zordur. Keza, uluslararası konjonktürün demokrasiler lehinde olduğu doğru olmakla beraber, yarı-askeri bir rejime kayabilecek Türkiye’nin sırf bu nedenle tarafından dışlan(a)mayacak kadar önemli bir ülke olduğu açıktır.

Devletler açısından, ilişki içinde olunan devletin rejiminin ne olduğundan ziyade, çıkarların tehdit altında olup olmadığı önemlidir. ABD ve batı dünyasının Çin ile kurduğu iyi ilişkiler bu eski ve fakat unutulmak istenen gerçeği teyid eden en çarpıcı örnektir. Bu meyanda, örneğin İran’a yönelik olası bir müdahaleyi destekleme sözü verecek olan bir askeri rejimin ABD tarafından desteklenmeyeceğinden emin olabilir miyiz?

Üçüncü ve en uzak ihtimal ise, TSK’nın askeri vesayetin kaldırılması doğrultusundaki çabalara destek vermesidir. Cumhuriyetin ancak demokratik olduğunda anlam kazanabileceği, müdahalelerin orduya zarar verdiği gibi çoğunlukla ters teptiği, gerçek bir denetimden yoksun bir orduda yozlaşma ve çürümenin de engellenemeyeceği, giderek açık toplum olma yolunda mesafe alan Türkiye’nin demokrasiden başka bir rejimle yönetilmesinin zor olduğu gibi düşüncelerin subaylar arasında hiç yankı bulmadığını söylemek haksızlık olur.

Fakat dışsal bir zorlama olmaksızın bürokratik kurumların kendilerini değiştirmeleri, ayrıcalıklarından vazgeçmeleri nadir görülen bir durumdur. Kaldı ki, en demokrat subaylarda bile, sivillere ve sivil siyasal sisteme duyulan güvensizlik o kadar derindir ki, demokratikleşmenin ayrıcalıkların kaybına yol açacağı düşüncesinden ziyade, TSK’nın müdahale etme gücünün zayıflamasıyla, Türkiye’yi nihai analizde uçurumun kıyısından alacak bir kurumun kalmayacağı endişesi ağır basıyor gibidir. Zihniyet dönüşümü, eğer gerçekleşecekse, zaman alacaktır.

Sivillerin tutumu belirleyici Siyasi iktidarın ve demokratların tutum ve davranışları, TSK’nın bu seçeneklerden hangisine yöneleceği konusunda hayati bir öneme sahiptir. Siyaseten geri çekilme durumunda bulunan bir ordunun, hassas ve kırılgan bir ruh hali içinde olması doğaldır. Bu psikolojinin iyi anlaşılması ve ona uygun davranışlarda bulunulması gerekir. Ordu mensuplarına bir yandan özel ve değerli olduklarını hissettirirken, diğer yandan seçilmiş iradeye tabi olduklarını da hiç unutturmamaya dayalı bir politikaya ihtiyaç vardır. Askerlerin hiç değilse bir kısmının demokratikleşme süreçlerinin aktörleri haline getirilmeleri, diyalogun hep sürdürülmesi yerinde olur. Keza subaylar arasında demokrasinin ordunun korumaya soyunduğu misyona en uygun rejim olduğu, en güçlü orduların demokrasi ile yönetilen ülkelerin orduları olduğu, var olan sorunların yine en iyi demokratik rejim içinde kalınarak çözüleceği gibi görüşleri vurgulayan demokratik doktrinasyon çabası da ihmal edilmemelidir.

Süreç yönetimi maharet ister Demokratikleşme doğrultusundaki adımların orduya dayatıldığı ve hükümetin bir zafer kazandığı havasının yaratılması kısa vadede kazanç sağlayabilir ancak bu durumun reform sürecine zarar verme ihtimali de söz konusudur. Her fırsatta orduya yüklenildiği gibi bir algının yaygınlık kazanması, amacın demokratikleşme değil, orduyu yıpratmak olduğunu iddia ederek askeri vesayeti savunanların işine yarayabilecektir.

Siyasi iktidarın bu tavrının askerler tarafından zayıflık olarak yorumlanması ve reformlara direniş kararlılığını artırması hakiki bir risktir. Siyaset bilimci Guillermo O’Donnell’ın isabetle belirttiği gibi, demokrasinin bir darbe (“hızlı ölüm”) ile sona ermesini önlemeye matuf bu davranışlar, demokrasinin yavaş ölümüne (“slow death”) yol açabilirler.

Fakat, bu noktada risk taşımayan sihirli bir strateji de keşfedilebilmiş değildir. Esasen, uzlaşmacı tarz ve politikalar ile sert/tavizsiz tarz ve politikalar birbirlerini dışlamak durumunda da değillerdir. Somut olaylara ve durumun gereklerine göre farklı politikalar takip edilmesi doğal ve gereklidir. Siyasal liderliğin sanat ve maharet özelliklerine en çok bu noktada ihtiyaç duyulur.

Asker-sivil ilişkilerinin maharetli siyasal liderler vasıtasıyla rayına oturtulabilecek kadar basit ve tek boyutlu olduğu da düşünülmemelidir. Toplumsal/sınıfsal/kültürel farklılaşmalardan beslenen siyasal çatışma potansiyelini ikinci plana iterek, son derece karmaşık olan ordu siyaset ilişkilerini anlayamayız.

Sosyal sorunlar çözülmeli

Bu bağlamda, nispi demokratikleşme ile birlikte ivme kazanan Kürt milliyetçiliği ile demokratik usuller içinde başa çıkma yöntemleri geliştirilip geliştirilemeyeceği rejimin niteliğini belirleyecek asli konulardandır. Çok boyutlu bu sorunun yönetilebilir bir hale getiril(e)memesi halinde, boşluğun şimdiye kadar olduğu gibi TSK tarafından doldurulacağı, bunun da, askeri vesayetin kalıcılaşmasına da hizmet edeceğini söylemek kehanet olmaz. Keza, klasik “laiklik” anlayışı ile Sünni Müslüman dindarların talepleri arasında bir dengenin sağlanıp sağlanamayacağı, farklı dini grup ve/veya mezhepler arasında barış içinde bir arada yaşama pratiğinin geliştirilip geliştirilemeyeceği de ordunun gelecekteki rolünün ne olacağı konusunda etkili olacak parametrelerden bir diğeridir.

Unutmayalım ki, özgül siyasal ağırlığa sahip bir toplumsal kesim kendisini tehdit altında hissediyorsa, ya da siyasal sistem bu kesimin taleplerine yanıt veremediği gibi, yanıt vereceği izlenimini de uyandırmıyorsa, bu kesimin demokrasi dışı alternatif arayışlarına destek vermesi beklenebilir. Demokratik rejim farklı kesimlerin taleplerine açık olmalı ve bu taleplerin hiç değilse bir kısmını doyurabileceği umudunu verebilmelidir. Meşruiyet ancak bu şekilde artırılabilir. Demokratik rejimin meşruiyetinin yüksek olması ise, askerin siyasete müdahale eğilimini azaltacağı gibi, ordu üzerinde demokratik denetimin sağlanmasını da kolaylaştıracaktır.

Star Gazetesi, Açık Görüş Eki / Tarih: 08.02.2010