Darbeyi önlemek için tankın üzerine çıktıysanız, çok geç kaldınız demektir

Röportaj: Muhsin Öztürk

‘Neler oluyor?’ sorusuna verilecek cevap, tarihin derinliklerine kadar gidebiliyor Türkiye’de. Olanlar hep olagelen şeyler olduğundan Türk siyaset yorumculuğu bir asırlık sarkaç içinde gelip gidiyor. Buna dur demenin yolu ‘ezber’i ortaya koymak ya da bozmak. Tanel Demirel de onu yapıyor.

Onca kitap ve güncel tartışmaya rağmen, Cumhuriyet tarihi olayları bir gizem denizinde yüzüyor. Türkiye’de vesayeti inşa edenler kendi tarihlerini yazdılar da biz de o tarihin mütemmim cüzü mü olduk? Resmi ve gayri resmi tarihin ötesinde bir sahicilik alanı bulmalı, hurafelerden ve spekülasyonlardan arındırılmış ortak bir tarih inşa etmeli belki. Çankaya Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tanel Demirel ve onun yeni eseri “Türkiye’nin Uzun On Yılı: Demokrat Parti İktidarı ve 27 Mayıs Darbesi” adlı çalışması, bize muazzam bir rehber sunuyor. Demirel, hem sol ve Kemalist hem de sağ ve muhafazakâr tarih algılarının ötesinde bir yaklaşım sergiliyor. Büyük plan ve trajedilere dikkat çekerken, tarihte umulmadık sonuçların belirleyiciliğine dikkat çekiyor. Bir yerde “Sapla samanı ayıralım, darbe ve neden olanları konuşalım ama darbeye diren(e)meyenin kaçırdığı fırsatı da tartışalım.” diyor.

— Demokrat Parti, tek parti yönetiminin sonu ve demokratik hayatın başlangıcını sembolize ediyor. DP ile başlayan ‘demokratikleşme’ hâlâ sürüyor. 1950 bizim için hangi bakımdan önemli?

Cumhuriyet tarihinde sandığa giderek kendilerini yönetecek iradenin tamamını belirleyemeseler bile ona etki edebildiklerini insanlar ilk defa o zaman fark ettiler. Tabii Türkiye’nin demokrasi geçmişi 1946 ile başlamıyor. 1908 sonrasında 4 yıllık bir dönem var. Padişahın yetkileri 1909 anayasa değişiklikleriyle sınırlandırılmış, neredeyse sembolik diyebileceğimiz hale getirilmiş. Dolayısıyla 1950, oy hakkının, seçimlerin evrensel kurallarının şu veya bu şekilde uygulandığı ve iktidarın hakikaten el değiştirdiği bir tarih. Öte yandan, Türkiye’yi askerler kurdu demek de çok doğru değil. Askerlerin öncülüğünde kuruldu ama asker ve sivil arasında işbirliği vardı. Ama 1925’ten sonra askerin ağırlığı giderek artmaya başladı.

— Bunu biraz daha netleştirebilir miyiz? Çünkü her lafa Cumhuriyeti kuran CHP ve askerdir diye başlanıyor.

Bu iddia yanlış değil ama hem eksik hem de kötüye kullanılan bir tez. “Dünyanın değişik ülkelerinde olduğu gibi bizde de ordu siyasete fazla karışmasın.” denildiğinde “Aman efendim, oralarda cumhuriyeti ordu kurmadı ki?” denilerek Türkiye’deki ‘sınırlı demokrasi’ meşru hale getirilmeye çalışılıyor. Cumhuriyet’in kurucu kadrosu hatta kurucu kadroya karşı çıkanlar yani Cumhuriyet’in ilk muhalifleri bile silahlı kuvvetlerin içinden geliyorlar bu doğru ancak Kurtuluş savaşı ve Cumhuriyeti kuran Meclis, sivil bir tabana da dayanıyor; Mudafa-i Hukuk cemiyetleri var, Kuvayi Milliye hareketi var, yerel direniş örgütleri var. Onlara dayanmış onlarla işbirliği içinde kurulmuş. Askerin ve sivil bürokrasinin gücünün yeniden artması, 1925’deki Takrir-i Sukun kanundan sonra o ilk baştaki sivil unsurların temizlenmesiyle oluyor.

— Başbakan Erdoğan balkon konuşmasında kuruluş felsefesi vurgusu yaptı ne dersiniz bu konuda?

Ak Parti hükümetini bu yönde bir tartışmayı daha ileriye götürüp götürmeyeceğini bilemiyoruz. Bu tartışma, bizim Cumhuriyetçi geleneğimiz içerisinde çoğu zaman bilerek ikinci plana itilmiş. Cumhuriyetin kuruluşundaki o halk dinamiğini, o yerel hassasiyetleri yeniden canlandırmak bugünkü demokratikleşmemize daha sağlam bir temel sağlayabilme imkânı sunacaktır.

— Peki, Demokrat Parti’nin 10 yılını doğru anlamak bizi nereye götürecek?

Demokrat Parti, Türkiye Cumhuriyeti siyasetinde merkez sağ dediğimiz veya bir şekilde çevreyi temsil eden hareketlerin ilk ve en büyük partisi. Dolayısıyla geleneğin ideolojisi, siyaset yapma tarzı, zihniyet dünyası, hassasiyetleri, zafiyetlerini DP’de görebilmek mümkün. Demokrat Parti’ye karşı 1950’lerde dile getirilen muhalefet iddialar, sonraki bütün ‘sağ’ siyasete de yöneltilmiş.

— Nedir bu iddialar?

Şöyle özetlemek mümkün Bir; bu hareketler karşı devrimcidir, cumhuriyetin altını oyuyor. Bununla bağlantılı olarak bu hareketler irticaya kapılarını açıyorlar. İki; ülke ekonomisini dışa açıp yabancılara peşkeş çekiyorlar. Yabancı sermayeyi ülkeye getirerek iktisadi bağımsızlığı sona erdiriyorlar. Üç; bir süre sonra tek parti diktatörlüğü kuracaklar. Bugün de benzer iddialar dile getiriliyor: Sivil dikta, deniyor.. Otoriter rejime gidiliyor, özgürlükler kısıtlanıyor, deniyor. Biraz geriye gidersek yine 31 Mart ayaklanması öncesinde kullanılmış bu tezler. Ama billurlaşmış en net hali ve en etkili kullanıldığı dönem 1950–60 arasıdır.

— Bir ‘devaju’ hâli var. Çok kullanışlı oldukları için mi tekrar tekrar gündeme geliyor yoksa yeni şeyler mi üretilemiyor?

Öncelikle çok kullanışlı. Neden? Çünkü bu üç temel iddia üzerinde muhalefet yaptığınızda, buna sempati ile yaklaşabilecek bir taban oluşmuş durumda Türkiye. Türk milli eğitim sisteminin yıllardır süregelen; hükümetlerin de şu ya da bu şekilde pek dokunamadıkları metotla yetiştirilmeye çalışılan bir insan tipi var. Yüzde 15’le yüzde 25 arasında değişen bir kesim bu. Bu muhalefetin arka planında sadece vatandaşı etkilemek değil aynı zamanda o devletin kritik noktalarında bulunan, kendisini devletle özdeşleştiren asker sivil bürokrasiye tesir etmek de var. En yakın örneğini Baykal dönemi CHP’de gördük. Asker sivil bürokrasiyi etkilemeye çalışılırken vatandaşı da bu stratejiye yan destek unsuru olarak katabilme eğilimi var.

— Kitaptan bir alıntı: “Paternalizm çıplak/kaba şiddetten daha baskıcı ve inciticidir. Hem insanın kendi kaderine ilişkin kararları alma yeteneğini inkâr etmesi ve hem de başkaları tarafından da eşit insan olarak tanımamayı içerir. Bu yönüyle insanın kendini insan olarak görmesi ve değer vermesini zorlaştırır.” Halkın, yani göbeğini kaşıyan insanın niye bu işin peşini bırakmadığını bu cümlelerden çıkartmak mümkün mü?

Bir insanı en çok rahatsız şey, birisi tarafından bir eşya ve araç muamelesi görmesidir. Yani kendisinin adam yerine konmamasıdır. İnsanlar kendilerine eşit gözle bakılmadığında, adam yerine konmadıklarında bunu hemen anlarlar. Esasen bütün mesele de, meselenin özü de budur. “Ben bir değer olarak tanımlanmak istiyorum. Siz devlet adına ya da başka kutsallar adına beni kullanamaz, beni adam yerine koymazsanız benim için bir şeyler yapacaksanız, bunu bana rağmen yapmayın. Benimle birlikte, bana bunu sevdirerek yapın. Beni adam yerine koymuyorsanız elime geçen fırsatta ben bunun gereğini yaparım…” Maalesef bu duygu, belli kesimler tarafından hâlâ anlaşılabilmiş değil.

— Dramatik olan şey, insan hayatı için vazgeçilebilecek şeylerden söz etmiyoruz…

Kesinlikle. Birçok insan için ekmek ve sudan daha önemli olabiliyor. Benim için de kişisel olarak öyledir. İnsanlar belli mahrumiyetlerle yaşayabilir, alışabilir. Ama adam yerine konmadan, sürekli aşağılanarak, küçümsenerek yaşayamazlar hele de bu adam yerine koymama sürekli hissettiriliyorsa.

— Yani Türk siyasi tarihi adam yerine konma isteğinin tarihidir?

Öyle denilebilir. Ama bunun sadece Türkiye’ye özgü olmadığını da ekleyelim.

— Seçilen kişilerin devleti yönetip yönetemedikleri 60 yıllık bir tartışma konusu. Bugün itibariyle bu muktedir olma merhalesinin neresinde olduğumuzu düşünüyorsunuz?

Türkiye’de çok kuvvetli bir devlet geleneği var. Kendini devletin kaderinden sorumlu gören, buna göre hazırlanmış, bütün meselelere bu gözle bakan, kendine has bir değer yargısı, tarzı, çalışma pratiği, ilişkiler ağı ve bir zihniyet dünyası olan ciddi bir kanat söz konusu. Ve bu sadece Türkiye’ye özgü değil. Almanya ve Fransa ilk anda akla gelen örnekler. Onlar bu sorunları aşma yolunda büyük mesafe aldılar. Bizimkiler ciddi bir şekilde Alman ve Fransa devlet tecrübesinden faydalanmışlardır. Bu türlü devlet tecrübesi olan toplumlarda demokrasiye geçildiği zaman, kendilerinin devletin sahipleri gören bu insanların siyasi otoriteyi kabul etmeleri kolay olmuyor. Devlet dediğiniz şey, demokrasiden önce var olan bir olgu… Osmanlı tecrübesine baktığınızda, Batı karşısında güç kaybediyorsunuz ve o zaman “Biz ne yapalım?” diyorsunuz. “Daha becerikli devlet memurları yetiştirelim, daha iyi vergi toplayalım, daha güçlü ordu kuralım… Devletin kurtuluşu bize bağlıdır, bu bizim kaderimizdir.” Demokrasiye geçildiğinde bu insanların yeni gelenleri küçümsediler ve “Biz buranın 40 yıllık sahibiyiz, siz nereden iktidarımıza ortak oldunuz?” şeklinde düşündüler. Demokrat Parti iktidara gelir gelmez Genelkurmay başkanı ve üst düzey komutanlarını değiştirdi. Etkili bir sivil otorite var ancak eski elitin sivil üstünlüğü hazmedememesi ortaya 27 Mayıs 1960 darbesi çıktı.

— Askeri vesayet denilen olgudan söz ediyor artık herhalde!

Askeri sivil bürokrasinin ağırlığı her zaman aynı düzeyde gitmez. Sivil siyasi iktidarlar zayıfsa, sırtlarını orduya dayamışlarsa o zaman asker o boşluğu dolduruyor. Ama her halükârda 27 Mayıs’tan sonra silahlı kuvvetler, rejimin bekçisi olma, siyasetin kırmızı çizgilerini belirleme konumlarını pekiştirdi. Geri çekilmeler olsa bile kendi alanlarını her zaman korudular. Turgut Özal’ın 87–93 dönemi gibi, silahlı kuvvetlerin biraz ikinci plana itildiği devreler var. Ama hiçbir zaman emin olmamak gerekiyor. Silahlı kuvvetlerin 3 – 5 yıl ikinci planda kalması meselenin çözüldüğü anlamına gelmiyor. Özal’dan sonra neler olduğunu gördük. Ak Parti döneminde sivil siyasi otoritenin üstünlüğünü hissettirmesi veya ordu üzerinde olması gereken demokratik kontrolün sağlanması konusunda çok önemli adımlar atıldı. Bunun ne kadar zorlukla başarılabildiğini biliyoruz ama ortada öyle bitmiş bir mücadele de yok. 27 Mayıs’ta kışlasından çıkan askerin yerine döndüğü ve 27 Mayıs’ın mirasıyla hesaplaşabildiğimizi henüz söyleyemeyiz.

— Son yıllarda yaşadıklarımız, darbe soruşturmaları Başbakan’ın dediği gibi vesayet sisteminin bittiğini işaret etmiyor mu yani?

Ben onun tam olarak bittiği kanaatine katılmıyorum. Vesayet sistemi dediğimizde sistemin kurumları, onun yasal çerçevesi, onu besleyen zihniyet dünyası halen devam ediyor. Bu sistemin hukuki alt yapısına fazlaca dokunulmuş değil; vesayet sistemini besleyen zihni donanımla tam anlamıyla mücadele edilebilmiş değil. Belki daha önemlisi bizim vesayet sistemi dediğimiz şeyi bir garanti olarak gören veya vesayet sistemini şu ya da bu şekilde benimseyen hiç de azımsanmayacak bir seçmen kitlesi mevcut. Biz 1950 Demokrat Parti zaferinden söz ediyoruz, CHP’nin aldığı oy neredeyse yüzde 39. 27 yıllık tek parti iktidarından sonra bile CHP bu düzeyde oy alabiliyor. Hâlen bu taban olduğu içindir ki bu ülke de vesayet dediğimiz şeyin tasfiyesinde zorluklar yaşanıyor.

ASKERLER YÖNETME TAKTİKLERİNDE İMPARATORLUKTAN GELEN İNCELİKLERE SAHİPLER

— Neden bu insanlar bizim askeri vesayet dediğimiz rejimi benimsiyorlar?

Bununla çok fazla problemleri yok. Şöyle ki; Türkiye’de askerler yönetme taktikleri konusunda imparatorluktan gelen bir inceliğe, bir tecrübeye sahipler. Türkiye’de askeri rejimler gayet kısa sürüyor; askerler kendilerini fazla yıpratmamaları gerektiğinin farkındalar; çünkü diyorlar “Kendimizi fazla yıpratırsak, bu bize uzun dönemde büyük zarar verecektir.” İktidara geldiklerinde de olabildiğinde bu darbelerini bir iktidar hırsının neticesi olarak değil de daha genel, ülkeye hizmet olarak yapılan bir şeyin parçası olarak sunmayı deniyorlar. Bunu bütün darbe yapan ordular dener ama Türk ordusu bu sunuşuna destek bulabiliyor.

— Sunuşu darbe kadar önemsiyor…

Darbe kadar önemsiyor ve bir taban da bulabiliyor. Türkiye farklı toplumsal kesimler ve gruplar var, farklı kesim ve grupların birbirlerine karşı şüpheleri, korkuları ve kaygıları var. Ve Silahlı Kuvvetler darbelere destek devşirirken karşısına aldıkları bir kesime karşı ötekilerin desteğini almayı başarıyor.

— Bu desteği almak için özel çaba sarf ettiğinden mi söz ediyorsunuz?

Kesinlikle… 27 Mayıs 1960 darbesinde darbeye maruz kalanlar genellikle muhafazakâr, mütedeyyin, köylü, taşralı kesimlerdi. Arkasından 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde bir şekilde bu kesimlerin desteği alındı. İhtilâlları meşrulaştırmak için “Biz 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü sizin kutsallarınız olan devlet ve dini korumak için yapıyoruz. Sola karşı yapıyoruz. Batılılaşmacı elitin çocukları solcu oldu ve arkalarındakilerin büyük bir kısmı Alevidir.” tezi ileri sürüldü ve kendine ciddi bir destek de buldu. 28 Şubat ve sonrasında ise Alevilerin desteği arandı. “Sizi bu Sünni dindarların baskıcılığından ancak biz koruruz” mesajı verilince, Alevi kesimde ciddi bir çoğunluk, “Ne yapalım, demokrasi olmasa da olur. Sünni korkusu çok daha önde.” deyip bu hareketleri alkışladılar. Alkışlamasalar bile en azından tepki göstermediler. Askeri vesayet sisteminin tamamen zora ve korkuya dayalı olarak ayakta durduğu görüşünü ve tezini sorgulamak lazım.

— Büyük toplumsal hareketlerin kökenine indiğimiz zaman askerin vesayet enstrümanlarıyla karşılaşmamız bu yüzden mi?

Silahlı Kuvvetler halk katındaki görüntüsünün ne olduğu konusunda kaygılı ve bunu önemsiyor. Ergenekon ve Balyoz gibi soruşturmalarda silahlı kuvvetlerin yaptığı tercih aynı gelenek içinde okunabilir. İddiaların ayyuka çıktığı bir ortamda, yargılanan, haklarında iddialar olan sanıkları teslim etmemek gibi bir yola gitmenin Silahlı Kuvvetlerin meşruiyetini, güvenilirliğini daha fazla zedeleyeceğini düşündüler. Bu davalar konusunda gayet dikkatli bir tutum içinde olmalarının sebebi de bu. Davalarla yüzleşilmemesi halinde uzun dönemde çok daha fazla zarar görecekleri kanaati oluştu. Yaşadığımız bu olayın ne kadar önemli olduğunu zaman zaman ıskalayabiliyoruz; orduda general rütbesinin neredeyse yüzde 10’un yargılanması ve bunların tutuklu olarak yargılanması önemli bir olaydır. “Silahlı Kuvvetlerin uzun dönemli çıkarlarını, sahip olduğu çeşitli kurumsal ve hukuki ayrıcalıklarını ancak böylelikle koruyabiliriz.” şeklinde bir hesap söz konusu. Daha uzun dönemli olarak da, “Nasıl olsa bu Ergenekon ve Balyoz davaları uzar, bir şey çıkmaz. Bundan yeni bir mağduriyette de biz devşirebiliriz.” şeklinde bir hesap yapıldığını da düşünüyorum.

— Oltan Sungurlu, darbe yargılamalarının ve tutuklamaların ‘askeri’ rahatlatmış bile olabileceğini söylüyor. Katılır mısınız?

Katılırım. Ancak ordunun homojen olmadığını da unutmayalım. Sayıları çok fazla olmasa da, her kademede bunu büyük bir bozgun olarak görenlerin de var olduğunu düşünüyorum.

— Darbeleri konuşurken askerin kendi iç mücadelesini unutuyoruz galiba.

Silahlı kuvvetlerin siyasete müdahalesinden bahsettiğimizde ordu içi kanatlar ve hesaplar çok önemli. Kimin Genelkurmay başkanlığına geleceği, kimin oralardan nerelere gideceği hesapları çok önemli. Gerek 12 Mart öncesinde, gerek 28 Şubat sürecinde ve gerekse 2003 sonrası hareketlenmelerde genelkurmay başkanlığı için önü açık olanların bu işlerden uzak durmaya çalıştığını görüyorsunuz. Bu yarışta önü kapanmış olanların çeşitli arayışlara sempatiyle bakmaya başladıklarını görüyorsunuz. “İsteklerimize sandık yoluyla mı yoksa birlerinin üzerinden güç devşirerek mi ulaşırız?” diyen ve ikinci yolu tercih eden ve askerleri kışkırtmaktan kaçınmayan sivil kesimler var. Bunu medyası, iş dünyası, sivil bürokrasisi, akademisyeni, hepsi yapıyor.

— Ak Parti dönemini biraz daha irdelersek, asker neye karar kıldı sizce?

2002 sonrasında statükoyu sürdürelim diyenler hâlihazırda zayıflamış gözüküyor. Bir de kontrollü değişim dediğimiz bir eğilimi temsil edenler var. “Dünya değişti, eskisi gibi direkt müdahale ortadan kalktı. Böyle bir ihtimal yok. Dolaylı müdahale biçimlerinde de farklı şeyler denemek zorundayız. Eğer biz kendimiz değişmezsek bizi bir şekilde değiştirecekler.” Görüşü hakim. Orada bir mücadele var. Yalnız Silahlı Kuvvetler bunu açıkça kabul etmiyor. Çünkü müthiş bir şekilde sivillere güvensizlik içinde yetiştiriliyorlar. Ve yapılanları şöyle sunma eğilimindeler: “Siviller bizi zorladığı için değil, biz zaten milletin bağrından çıktık, milletin talepleri değişti biz de ona uygun davranıyoruz. Yoksa siviller bizi belli bir şeye zorlamış falan değil.’ Geçmiş ile topyekün hesaplaşma kararlılığı çok zayıf. Değişiyoruz ama bunu açıkça kabul edersek, sivillere koz vermiş oluruz diye düşünülüyor. Aynı zamanda, “Cumhuriyet tehlikeye düşerse son garantör olarak biz yine buradayız. Kendimizi biraz geri plana çekerek uzun dönemli amacımıza hizmet edelim. Bunu yaparsak daha iyi olacak.” gibi bir stratejik hesap var. Ben şu anda da hâkim eğilimin bu olduğunu düşünüyorum.

— 27 Mayıs sürecinde hangi komutanın darbeye ne zaman nasıl dahil olduğu belli değil; Cemal Gürsel, Madanoğlu vs. Diyorsunuz ki aslında darbe yapmak isteyen bir ekip var ama bunların darbe yapabilecekleri garanti değil.

Demokrasiyi savunmak her şeyden önce demokrasiden faydalananlara düşer. Bütün darbelerde önce demokrasinin işe yaramadığı, zarar verdiği gibi gözden düşürme ve meşruiyetini erozyona uğratma süreçleri yaşanır. Bununla mücadele edilmesi gerekiyor. Sadece, “Yaptığımız doğru, niyetleri kötü.” demekle sorun çözülmüyor. Demokrasiye karşı girişimler olduğunda, temel hak özgürlüklerin ihlal edilmesi iddiaları söz konusu olduğunda, siz bu iddianın içinin boş olduğunu değişik şekillerde göstermeniz lazım. Benim Demokrat Parti’ye yönettiğim eleştirinin başında bu var. İkinci nokta da şu; darbeler her zaman için özellikle 27 Mayıs tarzı hiyerarşi dışı darbeler küçük bir azınlığın elinden çıkar. Darbeye kararlı küçük bir azınlık vardır. Darbeye her hâlükârda karşı koymaya kararlı yine küçük bir azınlık vardır. Ordunun büyük çoğunluğu bekle gör siyasetini takip eder.

İNÖNÜ VE ATATÜRK ORDUYU KIŞLADA TUTMAK İÇİN BÜYÜK ÇABA GÖSTERDİ

— İstihbarat başkanı bir gün önce Menderes’e “Darbe olacak.” diyor o da “Nasıl olur?” diyor inanmıyor, hatta tersliyor. Benzer bir şekilde Erbakan da açıkça yaşanan darbe sürecine inanmak istemedi. Burada bilmemenin ötesinde bir durum var değil mi?

27 Mayıs’ı konuşursak, darbe konusunda çok ihbar ve uyarı geliyor hem Bayar’a, hem de Menderes’e. Adnan Menderes Türk siyasetine iz bırakmış bir lider ama bazı zafiyetleri var; bunun başında da gerçekliği tüm çıplaklığıyla algılamaktan kaçınma var. Olayları olmasını istediği gibi görme ve yorumlama eğilimi. Bir de tabii 1913’ten bu yana açık bir darbe yaşanmamış. En son Bab-ı Ali Baskını var, ondan sonra zaten sivil otoriteyi benimsediler gibi anlayış var. Oysa Atatürk ve İnönü döneminde ordu gündelik siyasetin içinde değil ama Atatürk ve İnönü orduyu kışlada tutmak için büyük çaba gösterdiler. Çünkü kendileri de asker kökenli ve neler olduğunu biliyorlar. Mesela Cumhuriyet tarihimizin tüm kritik aşamalarında ve tek parti döneminde hep orduda nabız yoklaması yapılmıştır. Atatürk sonrası cumhurbaşkanı kim olacak, çok partili hayata geçilecek mi geçilmeyecek mi gibi. İsmet İnönü gider Harp Okulu’nda konuşur “Bir Harbiyelinin gelebileceği en yüksek makam genelkurmay başkanlığı değildir cumhurbaşkanlığıdır, siz buranın sahibisiniz, size de sıra gelecek ama siz şimdi bununla uğraşmayın. Çünkü iktidarda biz varız.” der. Bayar ve Menderes sanki bu gerçeği biraz ıskaladı. Ordunun sadece üst kademesini kontrol ettiklerinde her şeyin kontrol altında olduğunu düşündüler. Bir de liderin etrafında ona dünyayı olduğu gibi yansıtamayan, çarpık yansıtan bir halka oluşuyor. Menderes ve Bayar’a sürekli olarak bütün kuvvet komutanları garanti veriyorlar: “Ordu bizim etkimiz ve kontrolümüz altında endişe edecek hiçbir durum yok.” Ve esasen 27 Mayıs darbesi kuvvet komutanlarını da şaşırtan bir şeydir. Biliyorsunuz, dönemin genelkurmay başkanı idam cezası almıştır son dakika ömür boyu hapse çevriliyor çok kötü muameleye maruz kalmıştır. Öte yandan, sürekli darbe geliyor teyakkuzu halinde durduğunuz anda da bu sefer sanki kendi güçsüzlüğünüzü de teyit etmiş oluyorsunuz.

— Darbe gelmeden gelmiş gibi oluyor…

Zaten o zaman o korku altında yaşıyorsunuz. Burada hakikaten çok incelikli bir strateji olmalı. Şunu hissettirmek gerekir; ‘biz ordumuzu seviyoruz, ordu önemlidir ama orduda olmak demokrat olmamayı gerektirmez. Size çok kıymet veriyoruz ama belli sınırlar aşıldığında buna karşı çıkacağız ya da sizin belli sınırlar aşmanızı kabul etmeyeceğiz.” Türkiye’de siviller, ya askerleri potansiyel olarak sakınılması gereken, her fırsatta bir kenara itilmesi gereken bir şey olarak görüyorlar, ya da aşırı bir korku içerisinde, ‘aman bulaşmayalım, yol baraj yapalım ama kırmızı çizgileri onlar belirlesin’ diyorlar. Oysa bu ikisinin de ortasında bir tutum mümkün. “Dünyanın en güçlü orduları demokrasilerin ordularıdır. Cumhuriyet dediğimiz ideal ancak demokrasi ile gerçekleşebilir. Bugün Atatürkçülük ve Kemalizm otoriter rejimlerin payandası olarak kullanılıyor ama demokrasi ile uyumlu demokrasiyi dışlamayan Mustafa Kemal yorumu kesinlikle mümkün. Askerlere “demokrasisi gelişmiş bir Türkiye’de asker olarak sizde huzurlu bir hayat geçireceksiniz; daha iyi silahlarınız olacak, maaşlarınız yükselecek, evlatlarınızın istikbali konusunda daha iyi olacaksınız, dünyanın gelişmiş bir ülkesine mensup olan bir ordunun subayı olacaksınız” demek lazım sürekli. Tabii kuracağınız yapıcı diyalog oradan ne gelirse evet diyelim aman ürkütmeyelim şeklinde yorumlanmamalı.

DARBE DAVALARININ UZAMASI VESAYETİN YENİDEN İNŞASINDA KULLANILIYOR

-Asker sivil ilişkilerinde Erdoğan’ın genel tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz bu çerçevede?

Genel olarak olumlu buluyorum. Fakat şu riskin altını çizmek lazım; şu Ergenekon ve Balyoz davalarının uzaması, buradaki uzun tutukluluk süreci ve yine özel yetkili mahkemelerin düzenlenmesinden kaynaklı evrensel hukuk kurallarıyla bağdaştırılması zor olan düzenlemeler uzun dönemde Türk demokrasisine ciddi bir şekilde zarar veriyor. Söyle söyleyeyim; Ergenekon ve Balyoz davaları devam ettiği için askeri vesayetin kurumsal ve hukuki temellerine yönelik bir temizleme harekatına başlanamıyor gibime geliyor. Zaten bir çok generali yargılıyoruz, ordu zaten sıkıntı içinde bir de bunun üzerine Genelkurmay’ın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması, Harp Akademilerindeki eğitim müfredatının değiştirilmesi, kurmaylık sisteminin yeniden ele alınması, profesyonel ordu gibi konulara giremeyiz gibi bir durum var. Halbuki bunlara girilmesi lazım ki uzun dönemde sağlıklı bir sistem olsun. Sanki fazla mı rahatsızlık yaratırız diye bir anlayış var. Davalar çok kısa sürede sonuçlandırılmasa yeni mağduriyetler yaratma potansiyeline sahip. Bu mağduriyetler yeniden askeri vesayetin canlanmasında kullanılabilir. Her dönemin olduğu gibi bu döneminde kazananları kaybedenleri var ve kaybedenler oyunun kurallarını da zorlayarak askerleri kışkırtma yoluna gitmekten hiç vazgeçmeyeceklerdir. Önemli olan bu kışkırtmaları yapmaya niyetli olanların ellerine koz vermemektir. Muhafazakarların ve demokratların, toplumumuz her kesiminde var olan kendine demokrat olma eğilimlerini sorgulamaları gerekiyor. “Ergenekon” zihniyeti ile sadece yargı yolu ile mücadele edilmez. Yaş ile kuruyu birbirinden ayırmak lazım, yargılama sürecinde evrensel hukuk kurallarından bir milim bile şaşmamak şart. Ancak böyle yapılırsa, TSK’ya yönelik topyekün bir harekat var algısını üretmeye çalışanlara fırsat verilmemiş olur.

Aslında darbe soruşturmaları bir ilk olduğu için kudretli kişilerin mahkeme salonuna getirilmesi bile olay oldu.. Zor işleyen bir süreç…

Şöyle bir durum da var. Silahlı kuvvetlerdeki bir çok insan, 28 Şubat’tan sonra öyle bir havaya girdi ki bu yapılan işlerin görevin normal bir parçası olduğuna samimiyetle inanmaya başladılar. “Benim irtica denilen şeyi takip etmem, bunun için bir şey hazırlamak zaten benim 24 saatlik görevim.” Dolayısıyla burada bir noktada da durmak zorundasınız maalesef. Çünkü durmadığınız anda soruşturmanın sınırlarını geniş tuttuğunuz anda silahlı kuvvetlerde yargılanmayacak (gülüyor) adam kalmayabilir. Bir de tabii ismi geçen bazı kişilerin emir komuta zincirinde yapmak zorunda oldukları için o işin içinde olduklarını unutmamak, yaşla kuruyu ayırmak lazım. Bu aslında bir açmazı barındırıyor. Tarihimizde bir örnek vardır. Albay Talat Aydemir 1962’de isyana kalkışıyor ve isyan Başbakan İsmet İnönü tarafından şöyle bastırıyor; Talat Aydemir’e ‘seni emekli edeceğiz ve hiçbir ceza vermeyeceğiz’ deniliyor. Talat Aydemir’i bir biçimde mahkemelere taşısa Talat Aydemir’in beraber protokol yaptığı bir çok insan var. Neredeyse Silahlı Kuvvetlerde bir şekilde Talat Aydemir’e olur, başarılı olursan ben de gelirim veya açık ya da zimni destek vermeyen insan bulabilmek zor. Dolayısıyla İnönü şöyle bir hesap yapıyor: Böyle yaparsak mı daha iyi olacak, öbür türlü yaparsak mı daha iyi olacak? Ama mesela 1963’te Aydemir yeniden isyana başladığında bu iş bitiyor. Burada hakikaten çok hassas dengeler var.

-‘Darbe olsun tankın üstüne ilk çıkacak kişi ben olurum.’ deniyor. Anlattıklarınızdan darbeye karşı olmanın tankın üzerine çıkmak olmadığını çıkartabilir miyiz?

Kesinlikle. Onu söyleyelim. Eğer darbeyi önlemek için tankın üstüne çıkmak zorunda kalıyorsanız muhtemelen çok geç kalmışsınızdır. Önemli olan o tankları dışarı çıkamayacak hale getirtmek.

-Peki Menderes ne yapabilirdi?

Tahkikat Komisyonu’nun kapatılacağını 25’inde değil de 23’nde söylese, seçim kararı alabilseydi bu, darbe heveslilerini ister istemez durdurmak zorunda bırakacak belki de geciktirecek. Son anda yapılan bazı açıklamalar darbecilerce görmezlikten geliniyor. Keza, CHP’nin rolü önemli. CHP’lilerin bir kısmı darbe düzenleyenlerle dirsek teması içinde. Bunların arasında benim tespit edebildiğim kadarıyla Turgut Göle, Suphi Baykam, bir ölçüde Ferda Güley var. Belki tam tarihini bilmiyorlar, ancak, hazırlıklar olduğunun farkındalar. İnönü esasen tahmin ediyor. Fakat İnönü kendisine daha sonra darbe yaptırttı denilmemesi için darbecilerin kendisine yaklaşmasına ve kendisine sormalarına engel oluyor. Mesela 1957 seçimleri öncesinde İnönü’ye bu darbeciler ulaşıyorlar, İnönü o zaman ‘darbe yapmayın biz bu işi seçimle hallederiz’ diyor. 27 Mayıs 1960 öncesinde İsmet İnönü darbecilerin kendisine ulaşmasına izin vermiyor. Çünkü içinden darbe yapmayın demek gelmiyor. Bir yandan da darbeciler İsmet İnönü’ye gelseler de bu sefer bir şey söylemek zorunda kalacak. Yapmayın da diyemiyor yapın dese kendisin yaptırmış olacak.

-Sukut ikrardandır

Evet. Darbeciler de bunu öyle yorumluyorlar. Orada, CHP’nin desteği çok önemli. Özellikle üst rütbeli komutanlar, albaylar gibi uzun dönemli bir rejim kuralım kararlılığından ziyade değişik gerekçelerle kendilerini işin içinde buluyorlar.

-Sizin kitapta İnönü’nün tavrıyla ilgili ayrıntılardan şunu anlıyorum; İnönü isteseydi darbeyi önleyebilirdi?

Bunu hiç bir zaman –bilimsel olarak- bilemeyeceğiz. Fakat kanaatim odur ki, önleyebilirdi. Şu anlamda; seçimlere gidiyoruz bu anda yapılabilecek bir teşebbüse ben de karşı çıkacağım dese ve İnönü bunu yapsaydı tarihe büyük bir altın harflerle geçecekti. İnönü’nü damadı ve ona çok yakın olan gazeteci Metin Toker’in anlatımına göre “İnönü bunu albayların kendisine de karşı çıkacaklarını, ordunun bir iç çatışmaya gireceğini düşündüğü için yapmadı.” Ama bu görüş inandırıcı değil. Düşünün albaylar DP’ye karşı darbe yapıyorlar, yüksek komuta kademesi onlara karşı ve CHP onlara karşı, Türkiye’de bu gücü devirebilecek bir şey yok. Ama İnönü darbecilerin hemen iki üç ay içinde seçime gidip iktidarı kendilerine sunacağı beklentisi içinde. Sadece İnönü değil bir çok CHP’li bu beklenti içinde. Fazla da ses çıkaramıyorlar o yüzden. Bir de tabii dönemin atmosferi, gerilen sinirler, büyük kavgalar içinde bunu değerlendirmek lazım.

-Bu çalışmayı yaptıktan sonra biz bu dönemi şu açıdan yanlış yorumlamışız dediğiniz ne oldu?

Türk sosyal bilimler camiası darbeyi meşrulaştırmak için kullanılan DP’nin diktatörlüğe gittiği iddiasını bir veri olarak kabul etti. Ben biraz bunu sorgulamak istedim. DP’nin otoriter eğilimleri kesinlikle vardır, 26 Mayıs 1960’daki Türk demokrasisi sınırlı ve sorunlu bir demokrasidir ama bu onun ortadan kaldırılmasını hiçbir şekilde meşru göstermez. İkincisi, Menderes ve arkadaşlarının trajik sonları DP’nin zaafiyetleri, yaptıklarını ve yapamadıklarını değerlendirmeyi çok zorlaştırmıştır. Özellikle muhafazakar kesimlerde. Cinayete kurban giden üç insan söz konusudur; yaptıkları ve yapamadıklarıyla değerlendirmek için biraz süre geçmesi gerekiyordu. Diğer bir nokta da bu demokrasiyi korumak için demokratların ya da demokrasiden en fazla faydalananların yapmaları gereken fakat yeterince yapmadıkları çok şey var. İktidarda bulunduğunuz her gün kendi meşruiyetinizi yeniden üretmekle mükellef olduğunuzu göstermek istedim.

-Bunu bugünle paralellik de kurarak değerlendirdiğimizde dikkatli ve teyakkuz olmak mı gerekiyor?

Evet. Biz seçimde oy aldık gerisi bizi ilgilendirmiyor demek doğru değil. 27 Mayıs öncesinde hükümeti protesto edenler, hükümete karşı hareketlere katılanların hepsi darbeci falan değildi. Önemli bir kısmı demokratik protesto haklarını kullanıyorlar, darbe yapmak isteyen çekirdek de bunu muhalefeti kendi tarafına kanalize ediveriyor. Cumhuriyet mitinglerine katılan herkes o iradenin arkasında değil, bilmiyor veya farkında değil. İnsanları bunu anlatmak lazım, ‘ben protesto hakkını kullanırken acaba bu kime yarıyor?’ diye. Sözgelimi, gayet makul taleplerini görmediğiniz zaman Alevi yurttaşımızı çeşitli etkileşimlere açık bırakmış oluyorsunuz. Bazen gereksiz kahramanlar yaratabiliyorsunuz. Bunu Yassıada’da, DP kabinesinin önde gelen isimlerinden Samet Ağaoğlu yazmıştır: ‘Tarihte hiçbir iktidar bizim kadar sahte kahraman yaratmamıştır.’diye. Bir çok insan var sahte kahramanlığa, mağduriyete soyunan. Atılan adımların kimin işine yaradığı konusunda ince hesaplar yapmak gerekiyor. 1957 sonrasında yaşananlarla 2007 sonrasındakiler çok büyük benzerlikler var, artık bir ders alınmış olması lazım. Türkiye’nin geleceği, benim ‘soğuk savaş sağcılığı’ dediğim, hamasi milliyetçiliğe dayalı, tahammülü düşük bir anlayıştan daha şehirli, tahammüllü, dünyaya açık, hakiki muhafazakâr demokrat görüşün hakim olmasında yatıyor ve bu geçiş sağlandığında Türkiye’de taşlar yerine oturacak. Demokratların demokrasiyi önemseyenlerin bu ülkede paranoyaya düşmeden demokrasiye yönelik hareketler konusunda müteyakkız olmaları gerekiyor.

27 MAYIS DARBESİ CHP NORMALLEŞMESİNİN ÖNÜNÜ KESTİ

-CHP’nin dönüşmesi hâlâ sıcak siyaset konusu. CHP dönüşürse vesayetin siyasi taşıyıcığılığı eksilir ve iyi olur değil mi?

Mutlaka, CHP’nin dönüşmesi demokrasimiz açısından çok gerekli bir şey. Fakat CHP dönüşürse CHP olmaktan çıkacak. (gülüyor) Sosyal demokrat bir parti hak ve hürriyetlere saygılı, ücretli kesimi, yoksulları öne çıkaran, daha adil gelir dağılımını amaçlayan sol bir partiye ihtiyaç var. Bu tamam ama bizim esasen Demokratik Cumhuriyetçiliğe de ihtiyacımız var. Siz mesela laikliğe daha fazla vurgu yapabilirsiniz, siyasi iktidar eliyle kitlelerin eğitimi, bunlara belli aydınlanma değerlerini verilmesini isteyebilirsiniz bütün bunların yanında bir de demokrat da olabilirsiniz. Biz de Cumhuriyetçiler yeterince demokrat değil. Sorun orada. Mesela çok ilginçtir 1957 sonrasında CHP böyle bir yola girmişti. Darbe esasen CHP’nin bu değişimin önünü de kesti. CHP halkla ilk defa ciddi ilişki kurmaktaydı. Kasım Gülek vs. 1954 sonrasında halka inmeye başladı. CHP’yi insanlar desteklemeye başladılar. CHP normalleşiyordu. Darbe CHP’nin normalleşmesinin de önünü tamamen kesti.

Aksiyon Dergisi / Sayı: 870 / Tarih: 08-08-2011